Sosyal Medya

Güncel Eğitim ve Bilgi Makaleleri

Edebiyat-ı Cedide, Nazım

Edebiyât-ı Cedîde / Servet-i Fünûn

1896-1901

Servet-i Fünûn edebiyatını Tanzimat’ın devamı olarak görmek mümkündür. Bu doğrultuda, dönemin gelişmelerini ve bu dönemde verilen eserleri edebî sürecin bir devresi olarak değerlendirmek gerekir.

Edebiyât-ı Cedîde, Divan edebiyatının dışında kalan ve Batı normlarına göre şekillenen yeni bir edebiyat anlayışını karşılamaktaydı. 1930’lu yıllardan itibaren ise bu anlayışı temsil eden topluluk Servet-i Fünûn adıyla anılmaya başlandı.

Servet-i Fünûn edebiyatı, aynı isimle çıkarılan dergiden sonra edebî bir nitelik kazanmıştır.

Servet-i Fünûn Mecmuası

  • Servet-i Fünûn mecmuası R. M. Ekrem’in Galatasaray Sultani’sinden öğrencisi Ahmet İhsan Tokgöz’ün 27 Mart 1891 tarihinde çıkarmaya başladığı bir yayın organıydı.
  • Dergi, fen bilimleri ve sağlık alanları üzerine yayın hayatına başlamıştır. Edebiyatla ilgisi çok azdır. 1895’in sonlarına doğru derginin yazı işleri müdürlüğüne Tevfik Fikret getirilmiştir.
  • Servet-i Fünûn dergisi 7 Şubat 1896 tarihli 256. sayısından itibaren edebiyat ve sanat dergisi görünümü kazanmış ve Servet-i Fünûn topluluğu kurulmuştur.
  • Bu tarihten itibaren başka dergilerde yayın yapan yenilikçi sanatçılar, Servet-i Fünûn dergisinde yazmaya başlar.
  • Dergi etrafında toplananlar, yenileşme hareketine bir şeyler katma anlayışındadırlar. (Aslında bu yenileşme 1896’dan önce R.M. Ekrem’le hız kazanmıştır. Kafiye konusundaki tartışma, edebiyatçıları eski-yeni olarak yanlılaştırmış, yenilikçi anlayışta olanları Ekrem üstlenmiştir.)
  • Yenilikçi gençler (Halid Ziya Uşaklıgil)’ in katılımıyla dergi oluşumunu tamamlamış olur.
  • 5 yılı kapsayan bu dönem güzel eserler verme fikrinin yanında bir edebiyat ekolü oluşturmuştur. Örneğin N. Kemal fikirlerini yiğitçe söyleyerek yalnızca kendi dönemine hitap edebilmişken Halid Ziya’nın söylemleri ekol olarak görülmüştür.)
  • Servet-i Fünûn’un oluşmasına zemin hazırlayan siyasi olaylar
  • Osmanlı devleti siyasi, sosyal ve ekonomi alandaki bozuklukların yanında diğer devletler nazarında da küçük düşürülmüştür. Siyasal iktidarsızlık ve istikrarsızlık, devleti ekonomik çöküntüye itmiştir.
  • Borçların artması neticesinde dış mihraplar tarafından Duyûn-ı Umumiye (Dış Borçlar İdaresi) kurulmuş ve bu kurumun başına da kendi adamları getirilmiştir. (Duyûn-ı Umumiye bu sebeple devletin çöküşüne sebep olmuştur.)
  • Yunanistan, Sırbistan ve Romanya bağımsızlıklarını ilan ederken Ayastefanos Antlaşması’yla Bulgaristan’ın bugünkü sınırları çizilmiş, 93 Harbi’yle de Kars, Ardahan, Batum Osmanlı Devleti sınırlarından çıkarılmıştır.
  • Sanatçılar siyasi baskıdan dolayı eserlerini kendi hür iradeleriyle oluşturamamışlardır. Bu sebepten Servet-i Fünûn sanatçıları kendi içlerine dönük, toplum sanatçılarından uzak eserler vermişlerdir. Bunun yanında Tanzimat sanatçılarına göre Batıya daha yakın estetik eserleri vardır.
  • Tevfik Fikret 1901, özellikle de 1908’den sonra toplum sorunlarıyla da ilgilenmiştir. II. Meşrutiyetle birlikte bu ayrımlar daha netleşmeye başlamıştır. Bir kısım sanatçılar içe dönük, bir kısmı ise toplumsal nitelikli eserlere imza atmışlardır.
  • Servet-i Fünûn döneminin şekil ve muhtevası
  • 1896-1901 yılları arasında edebiyatımızda şekil ve öz açısından değişiklikler görülür.
  • Hikmet-i Bedâyi (estetik) duygusu gösterilmeye çalışılır.
  • Sanatçılar, Fransız edebiyatı eserlerinde bulunan konuları taklit ederler.
  • Yenileşme yolundaki sanatçılar özellikle dil üzerinde yoğun çaba harcarlar. Bu hareket daha çok şiir alanında etkili olur.
  • Tanzimat’la birlikte başlayan ve özellikle Şinasi’nin gayretleriyle tutunan ‘’halk için halk dili’’ ile yazma geleneği bir kenara bırakılmış yeni bir şiir dili icat edilmiştir.
  • Şairler, ahenkli buldukları kelimeleri şiirlerinde kullanmaya çaba göstermişler, mevcut kelimelerin yetersiz olduğu durumlarda lügatlerden eski kelimeleri alarak yeni tertiplerle birlikte kullanmaya başlamışlardır.
  • Tevfik Fikret şiir üzerinde yoğunlaşırken Cenap Şahabettin ve diğer sanatçılar onu takip eder.
  • Bu dönemde edebiyatın teorik kısmı da konu alınır, eleştiri yapılır.
  • Dili ağdalaştırdıkları için yeniye yama yapan, eski edebiyatı yansıtan yönleri olan sanatçılar ‘’dekâdan’’ (dönemin genel eğiliminin aksine farklı bir anlayışı ve anlatımı benimseyen kişi) olarak görülmüştür. (Fransız edebiyatında Baudelaire ve onun izinden giden edebiyatçılara da bu isim verilmiştir.)
  • Fransız şiirinden alınan hayallerin sağlıklı olmadığını eleştiren yenilikçiler (Cenap Şahabettin) yerilir.
  • Ahmet M. Efendi Sabah gazetesinde Dekadanlar adlı bir yazı neşreder. (Bu yazıda Servet-i Fünûncuların hareketini edebiyatta bir geriye dönüş olarak niteler ve şairleri de taklitçilikle itham eder.)
  • Cenap Şahabettin bu makaleye Servet-i Fünûn’da yayınladığı Dekadizm Nedir? Makalesiyle karşılık verir ve bu münakaşa gittikçe genişler. Ahmet M. Efendi Tarik Gazetesi’nde Teslîm-i Hakîkat adlı bir makale neşrederek daha önce dile getirdiği iddialarını geri alarak bir bakıma bu tartışmaya son noktayı koymuştur denebilir.
  • Servet-i Fünûn sanatçıları eserlerinde eleştiri yazılarına fazlasıyla yer vermesine rağmen, sanatçıların kendi eleştirileri zayıftır.
  • Öykü ve romanda H. Ziya, H. Cahit ve Ahmet Hikmet başarılı örnekler ortaya koymuşlardır.
  • Bu sanatçıların Servet-i Fünûn edebiyatında dikkate değer yanları 5 yıl gibi kısa bir sürede kendilerini kabul ettirebilmiş olmalarıdır.
  • Servet-i Fünûn şairleri duygudan uzak, şekil mükemmeliyetine önem veren şiirler yazmışlar, şiirin mimarisini muhtevadan daha önemli görmüşlerdir.
  • Şairler, yenilikten çok karmaşayı anlatan, ifade ve imge yapısıyla geleneksel şiir estetiğinden ayrılan bir anlayış benimsemişlerdir. (Bu yüzden sadece Servet-i Fünûncular ve onların öğrencileri arasında saklı olan bir şiir dili oluştu.)
  • Prensip olarak parnasyenlerin biçim güzelliğine önem veren, kişisel duyguların yerine tabiat manzaraları ile felsefî düşünceleri anlatmayı yeğleyen anlayışları en başta romantiklerin ağır lirizmine karşıdır. (Bu bakımdan bir romantik olan R. M. Ekrem’i bu konuda izledikleri söylenemez.)
  • Servet-i Fünûn şairleri Fransız parnas ve sembolist ekolün ilkelerini takip etmekte idiler. Aslında Fransa’da devrini tamamlamış olan bu sanat ve edebiyat hareketlerini Servet-i Fünûn şairleri yirmi yıl gecikmeli olarak işlemişlerdir. Onlar parnas ve sembolist şiir yazarken Fransız şairleri çoktan Dadaizm, Letrizm, Empresyonizm gibi edebî akımlara yelken açmıştı.
  • Servet-i Fünûn topluluğunun dağılışı
  • Dekadanlık hakkında belirtilen görüşler neticesinde yaşanılan tartışmaları, Servet-i Fünûn topluluğunun çatırtı sesleri olarak değerlendirmek mümkündür.
  • Ali Ekrem, Servet-i Fünûn şiiri hakkında kendi görüşlerini ihtiva eden ‘’Şiirimiz’’ adlı makalesinin eksik yayınlanmasından sonra dergiden ayrılır.(Tevfik Fikret tarafından yayınlanmayan kısımda Ali Ekrem, Cenab ve Fikret’in şiirlerindeki sakatlıkları ifşa ediyordu.)
  • Ali Ekrem’in bu makalesinin olduğu gibi ‘’Malumat Dergisi’’ nde yayınlanması Servet-i Fünûn topluluğu için yol ayrımı demekti. Sonraları Ahmet Reşit Rey, Sâmipaşazâde Sezâi ve Menemenlizâde Tahir Bey Servet-i Fünûn’dan ayrılarak Malumat Dergisi’ne geçmesi, topluluğun dağılması anlamına geliyordu.
  • İlmî bir tenkitten çok şairlerin birbirlerine karşı olan kırgınlıklarla alınganlıkların ürünü olan bu tartışmanın yol açtığı ayrılık konusunda Tevfik Fikret şu manzumeyi kaleme alır:
Burada özellikle son dizede Menemenlizâde Tahir’in, isim benzerliğinden dolayı Malumat Dergisi’nin sahibi Baba Tahir’le yakınlık duyup onun mecmuasına gittiği kinaye edilmiştir.

Tevfik Fikret’in mizacını resmeden bu manzumeden sonra Servet-i Fünûn edebiyatının faturası Fikret, Cenab, Mehmet Rauf ve bu tartışmalara katılmasa da Halid Ziya’nın üzerine kalmıştır.

Ayın Nadir hakaret gördü gitti

H. Nazım başka hikmet gördü gitti

Sezâi fazla hürmet gördü gitti

Hele Tahir Bey’in ahvâli malûm

O Tahir’le kerâbet gördü gitti.

  • Ayrılıkları sindiremeyen Tevfik, gittikçe hırçınlaşır. Artık kendisine ve çevresine zarar veren davranışlar sergilemeye başlar. Nihayetinde derginin sahibi Ahmet İhsan’la da araları açılır ve başmuharrirliği bırakarak kendi köşesine çekilir. (Ondan boşalan makama Hüseyin Cahid Yalçın getirilmiştir.)
  • Yavaş yavaş yazar kadrosunu kaybeden mecmua Hüseyin Cahid’in 1901 yılında Fransızca’dan çevirdiği ‘’Edebiyat ve Hukuk’’ makalesi devlet tarafından hoş karşılanmaz ve dergi 16 Ekim 1901’de kapanır. (Süresiz kapatılan mecmua her ne kadar 5 Aralık 1901’de tekrar açılsa da artık eski havasından çok uzakta, sıradan bir mecmua görünümüne bürünür.)
  • Buradan ayrılan şairler Servet-i Fünûn edebiyatının cılız bir parıltısı ve devamı olan Fecr-i Âti edebî topluluğunda yazılarını yazmaya devam ettiler.
  • Servet-i Fünûn mecmuası edebiyatımızda bir dergi etrafında kümelenen aynı ya da farklı sanat anlayışındaki şair ve yazarların ortak edebî yayın organı olma vasfını taşıyan ilk mecmuadır.
  • Servet-i Fünûn edebiyatının genel görünümü
  • Servet-i Fünûn edebiyatı, bir önceki yenileşme hareketinden (Tanzimat edebiyatı) daha etkin bir rol ve yapıdadır.
  • Servet-i Fünûn edebiyatı, Edebiyât-ı Cedîde (Yeni edebiyat) ve Edebiyât-ı Sâhiha (Tanzimat I. ve II. döneminde de kullanılan bir terimdir) diye de bilinmektedir. Hatta yanlış bir ifadeye sahip olsa da Yeni Edebiyât-ı Cedîdeciler diye de anılmıştır. (1930’dan sonra Servet-i Fünûn terimi daha yaygın bir ifadeyle kullanılmıştır.)
  • Bu edebiyat Fransız edebiyatçılarını tanıyan şairlerden oluşmaktadır. Servet-i Fünûncular bir önceki nesle göre Fransızcayı iyi bilen insanlardır. Bu açıdan da Tanzimat sanatçılarından (dil öğrenmeleri bakımından) ayrılırlar.
  • Servet-i Fünûn sanatçıları, Batının tanınmış sanatçılarını (özellikle Fransız sanatçılar) örnek alarak eserlerini Türkçeye tercüme etmiş ve batının tüm tekniğini anlayarak eserlerine yansıtmayı başarmışlardır. (Ancak bazı roman ve hikâyelerde teknik açıdan yetersizlik de görülmektedir.)
  • Halid Ziya ‘’mensûre’’ şekli edebiyatımıza kazandırır, bu şekli Mehmed Rauf sürdürür. Daha sonra Fecr-i Âticiler de bazı yönlerden Servet-i Fünûn sanatçılarını örnek almışlardır.
  • Bu edebiyatçılar, eserlerine mahallî ve millî unsurlar da eklemişlerdir.
  • Servet-i Fünûn, bu özelliğiyle geleceğe ışık tutan bir mektep görevindedir denebilir. Bu yüzden bu döneme Fikret-Ziya Mektebi de denir.
  • Bu dönem sanatçıları sayıca az ama özgün eserler vermişlerdir. Kısıtlı alanda çalışmaları, onları başarıya götürmüştür.
  • Servet-i Fünûn dönemi şairleri denince Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin gibi isimler akla gelir.
  • Sanatçılar, mensur şiir yolunda sembolistlerden etkilenmişlerdir.
  • Klasik hikâye türünün örneklerini Halid Ziya’nın eserlerinde görmek mümkündür.
  • II. Meşrutiyet’ten sonra tiyatro yazarlığına yönelen H. Ziya’nın başarıları daha çok anlam ve edebiyat yönündedir.)
  • Mektep, Mütalaa, Malûmat, Muzaffer gibi mecmuaların yayınlandığı bu dönem dergi ve gazete türlerinin öne çıkan isimleridir. (Yönetimin sıkı baskısı gazetelerde beklenen başarıyı getirmez, buna rağmen yayın hayatı –sıkıntılı da olsa- sürdürülmeye çalışılmıştır.)
  • Servet-i Fünûncular edebiyatta I. derecede güzelliğe ve estetiğe önem vermişler, bunu sağlayabilmek adına da dil için özel bir çalışmaya gitmişlerdir. (Dili ağdalaştırmışlardır.) Tüm çaba, yeni kavram ve hayallerle ahenk yaratma endişesi üzerinedir.
  • Arapça, Farsça tamlamalar daha fazla kullanılır hâle gelmiştir. Özellikle Farsçanın Fransızcayla fonetik açıdan benzerlik gösterdiğini düşünmüşlerdir.
  • Parnasizm’in aşırı biçimciliği sembolizmle birleşerek, şiiri aşırı derecede anlam değişikliğine itmiştir. Bu aşamada Servet-i Fünûn için özel sayılan bir dil oluşmuştur. Lâkin bu, onlar için yapılması gereken bir şeydir.
  • Tevfik Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Daha sonra Mehmet Âkif ve Yahya Kemal’de bu başarılara mazhar olmuşlardır.
  • Servet-i Fünûn şiiri
  • Tanzimat’ın I. evresinde şiir yönünde yapılan yenilikler Servet-i Fünûn’da daha da ilerletilmiştir.
  • Belli nazım şekilleri (gazel, kaside, tercî – terkib-i bend) belli aruz kalıplarıyla yazılmasına rağmen Servet-i Fünûncular bu kalıplara bağlı kalmamışlardır.
  • Aruzu ahenk unsuru olarak gören şairlerin, şiirde tek bir aruz kullanmak yerine birden çok aruz kullandığı da görülmüştür. (Cenab Şahabettin)
  • Şiirde müstezat (özellikle serbest müstezat) yaygın olarak kullanılmıştır.
  • Kulak için kafiye anlayışı daha kabul görmüştür ancak kesinlikle göz kafiyesi reddedilmemiştir. Bu genel yargıyla birlikte kafiye tartışmaları sona ermiştir denebilir.
  • ‘’Her beyit kendi arasında anlamlıdır’’ görüşü geçerliliğini yitirir. Beyit bütünlüğü yerine anlam güzelliği görüşü savunulur.
  • Şiirin konusu R. M. Ekrem’in dediği gibi alabildiğine geniştir. (Aşk, ölüm, hayat, varlık, dinî, felsefî tabiat, aile hayatı… Vs.)
  • Şiirde bireyci bir sanat anlayışı hâkimdir, hayal-hakîkat çatışması görülür. (Yeni hayat kurma düşüncesinin etkisiyle parnasizmin izleri görülür.)
  • Servet-i Fünûn şiiri romantizmden sembolizme açılan bir düzlem içinde ilerler.
  • Yeni bir estetik anlayışıyla şiire resim ve musiki girer. (Şiirde güçlü bir musiki dili görülür. Tanzimat’ta görülen dış musiki Servet-i Fünûn’da duyuya da hitap etme özelliği getirmiştir.)
  • Servet-i Fünûn sanatçıları Arapça Farsça tamlamaları kullanmaları sebebiyle eleştirilmiştir.
  • Sanatçılar sanatkârane bir üslup yaratma peşindedirler. Batı etkisiyle birlikte şiire yeni söyleyişler girer.
  • 1896-1901 yılları arasında bireyci bir sanat anlayışı varken II. Meşrutiyetle birlikte (1908) sanatçılar toplumcu anlayışa yönelirler. (Cenab Şahabettin) (Tevfik Fikret 1901’de derginin kapatılmasından sonra toplumcu anlayışa yönelmiştir.)

TEVFİK FİKRET (1867-1915)

  • Dış dünyayı ve olayları kendi penceresinden görüp değerlendirir ve ona göre bir tavır takınır. (Bu yüzden devrin olayları içinde çok keskin ve katı davranışların sahibi olmuştur.)
  • Kendi çalışma ve iş ahlâkına uymadığı için devlet dairelerinden istifaları, kırgınlık ve alınganlıkları, arkadaşları ve geçimsizlikleri sadece dış dünyayla olan uyumsuzluğunu değil, sanatkâr ruhundaki çatışmaları da gösteren delillerdendir.
  • Fikret, kendine çizdiği karakter rolüne hayatının sonuna kadar bağlı kalmıştır. Eyyamcı değil ilkeldir. Menfaatçi değil onurludur. Çalışkan ve disiplinlidir, nizam duygusu onun şiirini yapan unsurlardandır.
  • Devrin şartlarına göre davranmayan, iktidarın dayattığı fikirlere karşı çıkan, inandığı şeylerden asla taviz vermeyen bir mizacı vardır.
  • Yaşadığı dönem içinde baskıya karşı en keskin kalem onunkidir. (Bu yönüyle Namık Kemal’le başlayan entelektüel duruşun bir sonraki nesildeki temsilcisi Tevfik Fikret diyebiliriz.)

ŞİİR ANLAYIŞI

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bal

Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim

İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.

Kimseden bir fayda ummam, kol kanat (açıp) dilenmem

Kendi gök boşluğumda, kendi gök kubbemde kendim uçarım

Eğilmek, tutsaklık halkasından boynuma daha ağır gelir.

Fikri hür, bilgisi hür, vicdanı hür bir şairim.

  • Fikret burada doğru bildiği yolda -yalnız kalsa da- emin adımlarla ilerleyen bir şahsiyet olduğunu belirtir.
  • Fikret’in doğruluğu ve dürüstlüğü yadsınamayacak türdendir. Asla eğilmeyen, her yönüyle özgür bir şairdir.

ŞİİRLERİNDEKİ TEMALAR

  • Fikret, kendi iç dünyasından ve dar çevrisinden duygulanmaların yarattığı şiirler kaleme almıştır.

AŞK ŞİİRLERİ

  • Aşk şiirleri, Fikret’in şiirinde pek fazla değildir; bu sebepten o bir aşk şairi olarak nitelenemeyebilir.
  • Fikret, şiire başladığı dönemlerde eskiyi örnek alarak yazdıklarında, hep aşk temini ön plana almış ve onu işlemiştir.
  • Fikret’in bu tür duygulara yönelmesinde şüphesiz romantik anlayışın etkisi yok değil. Söz gelişi ‘’Tesadüf’’ şiiri bunun en çarpıcı örneklerindendir.
  • Fikret’in romantizme yenildiği diğer aşk şiirleri ise şunlardır:
    • İkinci Tesadüf
    • Son Tesadüf
    • Fırsat Yolunda
    • Süs
    • Para
    • Hayat
  • Tesadüf şiiri, aşırı duygusal, ürkek ve kararsız bir âşığın hislerini yansıtırken, İkinci Tesadüf’te bu çekingenlik ve ürkeklik, yerini bir arayışa bırakır. Son Tesadüf’te ise sevgiliyi uzaktan seyretme ve onun varlığı ile avunma söz konusudur. (Sevgiliden bu kaçış veya onu geriden seyrediş, birazda muhayyel dünyaya esir olmasından ileri geliyor. Sevmekten asla kaçmıyor, fakat aşkın gerçeğine de kendisini teslim edemiyor. Hayat, sevgiliyle söyleşen âşığa acı gerçeği bütün çıplaklığıyla öğretiyor.)
  • Tevfik Fikret’in aşk şiirleri bu çerçevede karşımıza çıkar. Sonraki dönemlerde ise bu tarz örnekler giderek kaybolur.

AİLE ŞİİRLERİ

  • Sosyal konulu şiirlerin Tanzimat sonrası yaygınlaşmasıyla birlikte bu çizgide ilerleyen aile şiirleri de Servet-i Fünûn’da ön plana çıkmaktadır.
  • Fikret’in, oğlu Halûk için yazdıkları ile kız kardeşinin ölümü üzerine kaleme aldığı ‘’Hemşirem İçin’’, annesinin ölümü üzerine kaleme aldığı ‘’Uzlet-geh-i Mâder-i Ziyaret’’ adlı şiirleri bu çizgide ilk akla gelenlerdir.
    • Halûk için yazdığı şiirlerin özünde, çocuk sevgisi ve çocuğun aile dünyasını doldurması fikri yer alır.
    • Hemşirem İçin şiirinde, küçük yaşta evlendirilen genç kızların aile saadetini tatmadan yok olmaya mahkûm edilmelerini anlatır ve bu yavruları böylesine ezen zihniyete lânet okur.
    • Uzlet-geh-i Mâder-i Ziyaret şiirindeyse annesinin kaybından duyduğu derin acıyı, duyduğu o derin üzüntüyü, içten içe hisseder ve anne sevgisinin enginliğini vurgular.

TABİAT ŞİİRLERİ

  • Dış dünyayı Türk şiirine çok değişik bir tabloda ve motifte yerleştirme işlemi ancak Tanzimat döneminin ikinci kuşağı ile gerçekleştirilmeye başlamıştır.
  • Tanzimat şiirine tabiata olan hayranlık tablo-şiir motifiyle girmeye başlamıştır. Şairler ellerine geçen güzel kartpostallara ya da resimlere bakarak oranın güzelliklerini dile getirmek için şiir yazmışlardır.
  • Fikret’in şiirlerinde tabiat söz konusu olunca öncelikli olarak onun ressamlığı düşünülmelidir. Yani ressam Fikret ile şair Fikret’i birlikte irdelemek gerekir. Böyle olunca kartpostal şairi yerine karşımıza ressam-şair çıkacaktır.
  • Fikret’in doğayı, kendi ruh dünyasının yarattığı güzellikler çerçevesinde kaleme aldığı şiirleri şunlardır:
    • Bir Yaz Levhası
    • Resim Yaparken (Kendi yaptığı resimler için yazdığı şiirler arasında en dikkate değer olanıdır.)
    • Aveng-i Şuhûr (Yılın her ayı için yazdığı şiirlerdir)
    • Balıkçılar (Denizin hırçın görünümü Fikret’in kalemiyle resmedilmiştir.)
    • Süha ve Pervin (Aşkın atmosferine eşlik eden tatlı ve yumuşak bir orman manzarası görülmektedir.)
    • Yeşil Yurt
    • Köyün Mezarlığında
    • Yağmur (Yağmurlu bir günün şair üzerine yarattığı izlenim, tabiatın sessizliği ve bu sessizliği bozan yağmur tanelerinin ahenkli bir biçimde vurması ve bunun melodik hâlinin şiirin ritmine ayak uydurması bu şiirin en başarılı yanı olarak değerlendirilmektedir.)

SANATLA İLGİLİ ŞİİRLERİ

  • Fikret’in sanatla ilgili şiirlerinin sayısı oldukça fazladır.
  • Fikret’in sanat şiirleri onun güzel sanatlara eğiliminden kaynaklanmaktadır. Heykel, resim, raks ve öteki sanat türleri ya da tezahürleri hakkında manzumeler kaleme almıştır. Bu şiirleri arasında bazıları:
    • Peri-i Şi’rime
    • Resmini Yaparken
    • Kendi Kendime
    • Rûh-ı Eş’ârım
    • Heykel-i Giryân
    • Dinle Rûhum
    • Ey Yâr-ı Nagamkâr
    • Ömr-i Muhayyel (Servet-i Fünûn sanatçılarının aldıkları eğitim, yetiştikleri çevre onları ‘’marazî’’ yani yarı hastalıklı yapar. İşte bu hastalık onları İstanbul dışına çıkmaya yöneltir. İnzivaya çekilip huzur bulmayı hayal ederler. Çok uzaklara gitme arzusu, oraların çok güzel olabileceği düşüncesiyle başlar. Bu şiir, bu duygularla yazılan sanatsal bir şiirdir.)

VATANÎ ŞİİRLERİ

  • Tevfik Fikret bir vatan şairi değildir. Ancak o dönemde yaşadığı sıcak savaş olayları ve bundan kaynaklanan heyecanlar onda vatan duygularının kabarmasına vesile olmuştur.
  • Fikret’in vatanî şiirleri arasında şu şiirleri söyleyebiliriz:
    • Hasan’ın Gazası (Askere giden bir gencin köyünden ayrılışını ve gazadan sonra yaralı olarak sılaya dönüşünü anlatır.)
    • Ken’an (Vaktiyle silik ve zayıf bir karakter iken harbe katılıp yaralandıktan sonra köyüne bir kahraman olarak dönen Kenan’ın öyküsü anlatılmıştır.)
    • Kılıç (Vatan topraklarına musallat olabilecek düşmanlara karşı kılıcın, işlevini hakkıyla yerine getireceği düşüncesiyle kaleme almıştır.)
    • Vatan Şarkısı (Bu manzume topyekûn ve yalın bir vatan sevgisi işlemekten çok istibdadın yıkılmasından sonra şairin heyecan ve sevincine tercüman olan bir şiir görünümündedir.)

HALÛK’ UN ÂMENTÜSÜ

Bir kudret-i külliye var ulvî ve münezzeh,                       Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak

Kudsî ve muallâ, ona vicdanla inandım.                            Kutsal ve yüce ona vicdanla inandım.

Toprak vatanım, nev-i beşer milletim… İnsan                  Yeryüzü vatanım, insan soyu milletim… İnsan

İnsan olur ancak bunu iz’anla, inandım.                           İnsan olur ancak buna aklımla inandım.

Şeytan da biziz, cin de, ne şeytan var ne melek var;       Şeytan da biziz, cin de, ne şeytan var ne melek var;

Dünyâ dönecek cennete insanla, inandım.                       Dünya cennete insanla dönecek, inandım.

Fıtratta tekâmül ezelîdir; bu kemâle                              Yaratılışta gelişme hep var; bu olgunlaşmaya

Tevrat ile, İncil ile, Kur’an’la inandım.                            Tevrat ile, İncil ile, Kur’an’la inandım.

Ebnâ-yi beşer birbirinin kardeşi… Hülya!                        İnsanoğulları birbirinin kardeşi… Hayal!

Olsun, ben o hülyaya da bin canla inandım.                     Olsun, ben o hayâle de bin canla inandım.

İnsan eti yenmez; bu tesellîye içimden                           İnsan eti yenmez; bu avuntuya içimden

Bir ân için ecdâdımı nisyanla inandım.                            Bir an için ceddimi unuttum (da) inandım.

Kan şiddeti, şiddet kanı besler; bu muâdât                    Kan şiddeti, şiddet kanı besler; bu düşmanlık

Kan âteşidir, sönmeyecek kanla, inandım.                       Kan ateşidir, sönmeyecek kanla inandım.

Elbet şu mezar ömrünü bir haşr-ı ziyâ-hiz                      Elbet şu mezar ömrünü ışık saçan bir mahşer

Tâkîb edecektir, buna îmanla inandım.                           Takip edecektir, buna imanla inandım.

Aklın, o büyük sâhirin i’câzı önünde                               Aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde

Bâtıl geçecek yerlere hüsranla, inandım.                        Batıl geçecek yerlere hüsranla inandım.

Zulmet sönecek, parlayacak hakk-ı dırahşan                  Karanlıklar sönecek, Hakkın göz alıcı ışığı parlayacak

Birdenbire bir tâbiş-i burkanla, inandım.                        Birdenbire bir volkan ateşiyle inandım.

Kollar ve boyunlar çözülüp bağlanacak hep                     Kollar ve boyunlar çözülüp hep bağlanacak

Yumruklar o zencîr-i hurûşanla, inandım.                        Yumruklar o şıngırdayan zincirlerle inandım.

Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın,                     Bir gün bilim şu kara toprağı altın yapacak,

Her şey olacak kudret-i irfanla… İnandım.                     Her şey bilim gücüyle olacak… İnandım.

  • Halûk’un Âmentüsü şiiri Fikret’in, oğlu Haluk ve onun nesli için tertip ettiği yeni bir inanç sistemidir.
  • Şiirin ilk beyti Allah’a inanmak ilkesinin yerine bir ‘’kudret-i külliye’’ (adı Allah olmayan fakat kudreti ve iradeyi elinde bulunduran bir külli kudret) inanmak esası teklif edilir.
  • Şinasi’deki Tanrıya inanç, aklın süzgecinden ve onayından geçtikten sonra kabul edilen bir yaklaşımla ele alınırken Fikret aklın yerine ‘’vicdan’’ ı koyar.
  • Şiire damgasını vuran ilke ‘’insan’’ dır. Şair insan merkezli bir inanç sistemi kurma arzusundadır. Bu bir tür hümanizmadır.
    • ‘’Dünyâ dönecek cennete insanla, inandım.’’ Dizesi bu şiirin ana temasıdır denebilir.
  • İslâmiyet’te esas olan insan ve dünya değil, Allah ve ahirettir. İslâmiyet’e göre insan ve dünya fani, Allah ve ahiret ise ebedîdir. Beşerî saadet dünyada değil ahirettedir.
  • Fikret, insanın her hareketinde Allah’a bağlanma inancına karşıdır. (Ona göre dönemin tevekkül anlayışı yanlış anlaşılmıştır.) Ona göre Allah dünyayı yaratmıştır, dünyada insanlar yaratmıştır ve insana akıl vermiştir. O halde dünyadaki işleri insan aklıyla halletmelidir.
  • Fikret bu şiirde yeni insan tipinin düsturlarını şöyle sıralamaktadır:
  1. İnsan kendisine, akıl ve bilgisine inanması
  2. Terakki (yükselme) fikri
  3. Hakkın kuvvete galebe çalacağı fikri (Hakkın kuvvete üstünlük kurması)
  4. İnsanlar arasındaki birlik ideali
  5. Varlıkta kutsi ve mualla, bir kudret-i külliyenin mevcudiyetine iman.

SİS

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,                           Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,

Bir zulmet-i beyzâ ki pey â pey mütezâyid,                    Bir tertemiz karanlık ki durmadan artmada.

Tazyîkinin altında silinmiş gibi eşbâh,                            Basıncının altında silinmiş gibi cisimler,

Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;                        Bir tozlu yoğunluktan ibaret bütün levhalar;

Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar                        Bir tozlu ve ulu yoğunluk ki bakışlar

Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!                     Dikkatle işleyemez derinliğine, korkar!

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,                        Ama sana layık bu derin karanlık örtü,

Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!                     Layık bu örtünme sana, ey zulümler sahnesi!

Ey san-ı mezâlim… Evet, ey sahne-i garrâ,                      Ey zulümler sahnesi… Evet, ey gösteriş alanı,

Ey sahne-i zî-şâ’şaa-i hâile-pîrâ!                                     Ey facia süsleyen yaldızlı, şatafatlı sahne!

Ey şa’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı                          Ey şatafatın, gösterişin beşiği, mezarı

Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;                                   Doğu’nun öncesiz alımlı kraliçesi;

Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret                         Ey kanlı sevgileri nefretle titremeden

Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;                          Besleyip büyüten zevk düşkünü göğüs;

Ey Marmara’nın mâi der-âguuşu içinde                           Ey Marmara’nın mavi kucağında

Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;                           Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın;

Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,                  Ey bakımsız Bizans, ey koca büyücü bunak,

Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;                          Ey bin kocadan arta kalan el değmemiş dul;

Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,                        Güzelliğinde tazeliğin büyüsü hala ortada,

Hâlâ titirer üstüne enzâr-ı temâşâ.                                Hala titrer üstüne izleyen bakışlar.

Hâriçten uzaktan açılan gözlere süzgün                         Dışarıdan uzaktan açılan gözlere süzgün

Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!                       Mavi gözlerinle ne uysal görünürsün!

Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;                       Uysal, ama en kirli kadınlar gibi uysal;

Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.                        Üstünde coşan gözyaşlarının hepsine hissiz.

Te’sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet                       Kurulurken daha, bir hainlik eli

Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!                          Yapına katmış gibi zehirli bir lanet suyu!

Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,                         Hep ikiyüzlülük kir dalgalanır zerrelerinde,

Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.                          Bir temizlik zerresi bulamazsın içerinde.

Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu’;                   Hep ikiyüzlülük kiri, kıskançlık kiri, çıkarcılık kiri;

Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmid-i tereffu’.                  Yalnız bu… ve yalnız bunun yükselme umudu.

Milyonla barındığın ecsâd arasından                              Milyonla barındığın cesetler arasından

Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan?                     Kaç alın vardır çıkacak temiz ve parlak?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;                   Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet, ey şehir;

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..                      Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya fahişesi!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;                    Ey görkemler, gösterişler, şanlar, alaylar;

Kaatil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;                          Katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar;

Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu ma’bed;                       Ey anıların sağlam mezarı, ulu tapınak;

Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,                      Ey gururlu sütunlar ki birer bağlı dev,

Mâzîleri âtîlere nakletmeye me’mûr;                              Geçmişleri geleceklere anlatmakla görevli,

Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;                          Ey dişleri düşmüş, sırıtan su kafilesi;

Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i Münâcât;                        Ey kubbeler, ey yakarma yapıları;

Ey doğruluğun mahmil-i ezkâr-ı minârât;                        Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minareler;

Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;                   Ey çatısı çökük medreseler, mahkemecikler;

Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer                            Ey selvilerin kara gölgesinde bir yer

Te’mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;                             Elde edebilmiş nice bin sabırlı dilenci;

‘’Geçmişlere rahmet!’’ diyen elvâh-ı mekaabir;                 ‘’Geçmişlere rahmet!’’ diyen mezar yazıtları;

Ey türbeler, ey herbiri, pür-velvele bir yâd                    Ey türbeler, ey herbiri gürültülü bir anı

İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;                       Uyandırarak sessiz ve durgun yatan atalar;

Ey ma’reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;                           Ey çamur ve tozun savaş alanı eski sokaklar;

Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar                          Ey her açılan gediği bir olay sayıklar

Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;                        Viraneler, ey uykulu it kopuğun pusu yerleri;

Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ                     Ey kapkara damlarla birer ayakta duran yas

Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;                          Simgeleyen sessiz ve eskimiş evler;

Ey herbiri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın                      Ey herbiri bir leyleğe, bir çaylağa yuva

Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,                    Kaygılı ocaklar ki acılarla somurtmuş,

Yıllarca zamandan beri, tütmek ne… unutmuş;                Yıllarca zamandan beri, tütmek ne… unutmuş;

Ey mi’delerin zehr-i tekâzâsı önünde                              Ey midelerin sıkıştıran zehri önünde

Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadide;                           Her alçaklığı yutan kurumuş ağızlar;

Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün’im                            Ey doğanın bağışıyla en hazır ve nimetli

Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;                          Bir yaratılışa ulaşmışken aç, tembel ve kısır;

Her ni’meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı                      Her nimeti, her bağışı, hep kurtuluş sebeplerini

Gökten dilenen züll-i tevekkül ki… mürâyi!                      Gökten dilenen katlanma alçalışı ki… ikiyüzlü!

Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz                     Ey köpeklerin sesi, ey konuşma onuru ile üstün

İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz;                          İnsanda şu nankörlüğü lanetleyen bağırtı;

Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrin;                           Ey zararlı gözyaşı, ey zehir gibi gülüş;

Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;                           Ey güçsüzlük ve elem sözleri, lanetli bakış;

Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;                           Ey efsanelere düşen anı: namus;

Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;                        Ey yükselme kapısına çıkan yol: ayak öpme yolu;

Ey havf-i müselsâh, ki hâsâratına râci’                           Ey silahlı korku, ki zararları yüzünden

Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli’;                          Öksüz, dul ağızlardaki her talih yakınışı;

Ey şahsa masûniyyet ü hürriyete makrûn                        Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe yakın

Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;                    Bir soluk alma hakkı veren yasa efsanesi;

Ey va’d-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,                     Ey olmayacak söz, ey sonsuzca bilinen yalan,

Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;                     Ey mahkemelerden sürekli sürülen hak;

Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs                           Ey kuruntuların saldırısı ile duyguları bitkin

Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;                        Vicdanlara uzatılan meraklı kulak;

Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;                           Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;

Ey gayret-i milliye ki mebgûz ü muhakkar;                     Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış;

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;                         Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkûm;

Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;                       Ey erdem ve edebin payı, ey unutulmuş yüz;

Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me’lûf;                        Ey korku yüküyle iki kat gezmeye alışmış;

Eşrâf ü tevâbi’, koca bir unsûr-ı ma’rûf;                         İleri gelenler ve adamları, koca bir ünlü kesim;

Ey re’s-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;                    Ey eğilmiş baş, ki akpak, fakat iğrenç;

Ey taze kadın, ey onu ta’kîbe koşan genç;                       Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;

Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;                  Ey ayrılık acısı çeken ana, ey kırgın eş;

Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,                       Ey kimsesiz, başıboş çocuklar… hele sizler,

Hele sizler…                                                                  Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;                   Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet, ey şehir;

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..                      Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya fahişesi!..

  • Servet-i Fünûncular genellikle karamsar bir nesildir. Onların eserlerinde derin bir melankoli vardır. Realiteden kaçmışlardır çünkü içinde bulundukları gerçek acı ve keder vermektedir. Böyle bir acıdan kaçmak için onlar aşk, tabiat ve ruh kavramlarına yönelmişlerdir. (Bunlar kişisel değerler olduğu için şairler; kendi iç dünyalarına yönelmişlerdir.)
  • Fikret Sis şiirini derin bir ümitsizlik ve yalnızlığa gömüldüğü anda yazmıştır.
  • Şiir gizli olarak, bir ihtilâl şiiri olarak, 1902’de yazılmış ancak 1908’den sonra yayınlanmıştır.
  • Sis şiiri, Fikret’in lanet ve nefret duygularının en yoğun olduğu bir şiirdir.
  • Daha önce kaleme aldığı Tarih-i Kadim’de aynı karanlık görüş, bütün bir insanlığa yayılır.)
    • Fikret’in ümit verici şiirleri Haluk’un Defteri ve Şermin eserlerinde toplanmıştır.
  • Bu şiirdeki karamsarlık duygusu, İstanbul’un maddî ve manevî, bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde görülür.
  • Edebiyatımızda İstanbul ilk defa Sis şiiriyle aşağılık bir şehir olarak ele alınır. Bu nefret Tanzimatçılarda da kendini göstermişse de bütün bir medeniyete, bütün bir şehre, yayılmamıştır.
  • Özellikle Lâle Devri şairi Nedim ve Nâbî İstanbul’u yüksek zümre şehri olarak tanıtmışlardır.)
  • Fikret’in İstanbul’la ilgili bu aşağılık görüşü, Batılı (Fransız) yazarlardan etkilenerek, onlarla yakın ilişkiler kurarak edindiği akla gelebilir.
  • Fikret’in bu kötümser bakışı kendinden sonraki yazarları da etkilemiştir. Cumhuriyet döneminde Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore eserinde de bu durum karşımıza çıkar. (Bu durum özellikle II. Meşrutiyetten sonra daha bir belirgindir.) Diğer taraftan Sis ile İstanbul’u kapsayan o kötü yön, Yahya Kemal’le birlikte ortadan kalkmıştır denebilir. Orhan Veli ve arkadaşları da İstanbul sevdalısı olarak karşımıza çıkar. Daha geriye geldiğimizde Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, Sait Faik de İstanbul sevdalıları olarak Tevfik’in anlayışının aksi yönde duygular barındırırlar. (Bunlar arasında Yahya Kemal’in yeri daha bir ayrıdır denebilir. Şiirlerinde geçmiş yüzyılların kokusunu, tadını çıkarmaya çalışır.)
  • Sis şiirinde bir lanet ve nefret vardır. Şiir gücü sadece nefret duygusundan değil, bu duyguyu anlatış biçiminden de kaynaklanır.
  • Fikret, manzarayı bütün ayrıntılarıyla tasvir etmekten ve bu manzaraya bir ruh hâli vermekten hoşlanır. (Böyle bir anlayış biçiminin aynısını Ahmet Hâşim’de de görürüz. Cenap Şahabettin’in Elhân-ı Şitâ’sı ve Fikret’in Yağmur şiiri de buna örnek olarak gösterilebilir.)
  • Sis şiiri temelde şu esasa dayanır: Maddî olanı manevîye ya da somutu soyuta dönüştürmek.
  • Fikret İstanbul’un gözle görülen (maddî) unsurlarını manevî hale getirerek açıklamaktadır. Buna paralel olarak bu manevî duyguları da kişileştirerek anlatmaktadır.
  • Şiirin başında sis ve onun arkasından hayal meyal seçilen İstanbul betimlenir. Şair daha sonra bu görüntünün kendinde bıraktığı genel izlenimi, ahlak sessizliğiyle maddi unsuru birleştirerek ‘’güzel fahişe’’ terimiyle anlatmaktadır. Ardından bu imajdan sonra saraylar, kubbeler, medreseler, meydanlar, sokaklar… vs. dış görünüş ne varsa ele alarak kişileştirmiş ve betimlemiştir. Bu betimleyiş İstanbul’un bozulmuş ruhundan ve insanından bahsediyor ve nihayet bu kasvetli ve kokuşmuş görüntünün ardından ‘’Örtün ey şehr’’ dizesiyle nefrete dönüşüyor.
  • Fikret bu temel noktaya (nefret ve lanet) başka ayrıntılar da katmaktadır. Şiirin içyapısını anlamak için bu ayrıntıları yakından görmek gerekir.
    • Dûd-ı muannid, inatçı duman; zulmet-i beyzâ, beyaz karanlık gibi emsali görülmemiş, tezatlıklarla iç içe geçmiş benzetmeler şiirin içyapısını oluşturan ahenk unsurlarıdır denebilir.
  • Fikret Sis’teki maddi görünüşü manevî unsurlarla betimleyerek anlatmaktadır demiştik. ‘’Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar’’ cümlesiyle öfke ve lanet ortaya konmaktadır. Yine ‘’Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!’’ dizesiyle de şehir, bir zulümler sahnesine dönüştürülmüş, sis de derin bir karanlık örtüye benzetilmiştir. İkinci kısımda ten, şehrin bıraktığı genel izlenimdir. Sahne-i garra’dır, facia süsleyicisidir. Parlaklığı küçük benzetmelerle açıklayarak on üç dize ile birleştirmiş ve İstanbul’a ‘’güzel fahişe’’ imajı vermiştir.
  • Fikret’in estetik duygusu her şeye güzellik penceresinden bakma şeklindedir. Ancak bununla birlikte ahlâk duygusu estetik duygusundan önce gelir. Çünkü İstanbul’un ahlâkı sessizliğe dönüşmektedir. (Bu ahlâk sadece kadının namusuyla ilgili bir durum değildir. İş ahlâkı, aile ahlâkı, toplum ahlâkı… vs. de kastedilmektedir.)
  • Fikret’in ahlâk üzerinde bu denli durmasının sebebi kirlenmişliğin artmasıdır. Bunu ‘’Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis’’ dizesinde görebiliriz. (Bu imajın yaratılması, bir tarafta İstanbul’un güzelliği diğer tarafta yitirilen ahlâk, dikkate değer bir tezattır.)
  • Fikret’te maddî ve manevî kirlilik derin bir tiksinti uyandırmaktadır. Bu bakımdan ‘’levs’’ kelimesini şehrin yüzüne tükürürcesine söyler. (levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu’) Fikret, bunların azalacağı yerde artacağından endişe eder.
    • Fikret, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük görevlerinde bulunmuştur. 31 Mart Olayı zamanında okul müdürü iken isyancılar sağı solu yakarak Galatasaray Lisesi’ne yaklaşmaktadırlar. Lisenin etrafında bulunanlar ve Tevfik’in yakın çevresi Tevfik’e şu öneriyi sunarlar: ‘’Osmanlı bayrağını indirelim, yerine Fransız bayrağını çekelim, böylece bizlere dış mihrap diye saldırmazlar.’’ Fikret buna müsaade etmez ve şöyle der: ‘’Ben burada olduğum sürece bir başka ulusun bayrağını çektirtmem!’’ Böylesine hassas bir kişiliğe sahip olan Fikret toplumdaki bu kargaşanın, toplumun bozukluğuyla birleştiğini görünce böyle bir üslûp takınmasını tabii karşılayabiliriz.
  • Fikret’e göre aç kalırım endişesiyle her türlü alçaklığı mubah sayan kişilerin ahlâken çöküşü, tevekkül duygusunun doğru anlaşılmaması sebebiyle gerçekleşir. (Yaratılanlardan içinde en ayrıcalıklı olanı insanoğludur ve insanoğlu hiçbir iş yapmadan her şeyi Allah’tan beklememelidir.)
  • Sis’in üslûbu ‘’pitoresk’’ (doğayı aynen şiire yansıtmak) ve müzikal üslûpla örtüşmektedir. Şiir adeta bir resim çizilircesine kaleme alınmıştır. Bu resme bir ruh verilecekse bu, müzikaliteyle verilir. (kafiye, ölçü, bazı sözcüklerin tekrarı, bu üslûbun parçalarını oluşturur.) Fikret’in, varlıkları ayrı ayrı tanımlaması ve tasvir etmesi onu isim tamlamalarına (özellikle Farsça tamlamalar) yönlendirmektedir.
  • Dil musikisi Servet-i Fünûn şairlerine yabancı dilleri (Farsça ve Fransızca) sevdirmiştir.
  • İstanbul, Marmara’nın mavi kucağında ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı bir yığın, bin kocadan arta kalmış kız gibi bir duldur. Hala güzelliğinde tazeliğin büyüsü vardır, hala bütün gözler üstüne titrer. Uysal görünür, ama en kirli kadınlar gibi uysal… İçinde temizliğin zerresi yoktur. Milyonla barındırdığı insanlar arasından alnı ak kaç kişi çıkabilir! Bir sürü gösterişin ardında acılar, yıkıntılar, her türlü düşkünlük yatar. Namus, efsane olmuş bir anı, yükselmenin tek yolu ayak öpmektir. Öksüzlerin, dulların ağzındaki yakınışlar, silahlanmış bir korkunun (Abdülhamid’in) kötülükleri yüzündendir. Kişiye dokunulmazlık ve özgürlük verecek yasa (Kanun-i Esasi) bir masaldır. Bu söz tutulmamış, sonsuza uzanan bir yalan olmuştur. Kuruntular yüzünden hafiye kulakları vicdanlara kadar sokulmuştur. Aydınlarla askerler siyasal mahkûmlara dönmüş, seçkinleriyle, halkıyla bütün bir toplum iki büklüm gezer olmuştur. Saygı görmesi gereken başlar da eğilmiştir. Onulmaz acılara düşmüş analar, kimsesiz, başıboş çocuklar, hele onlar…

Şiir, İstanbul’a yönelik ‘’Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya fahişesi!’’ sözleriyle son bulur.

RÜCU’

Hayır, hayır sana râci’ değil bu tel’inât,                         Hayır, hayır, seninle ilgili değil bu lanetler

Bütün bu levm ü teellüm, bu ibtikâ-yı hayât,                  Bütün bu kınama ve kederlenme, bu yaşamdan yakınma,

Hayât-ı milleti ta’zib eden, muhakkar eden,                   Ulusun yaşamını acıya boğan, aşağılayan,

Çamurlayan ne kadar levs varsa hep birden                    Çamurlayan ne kadar pislik varsa hep birden

Kucaklamış, taşımış bir muhite âiddi;                             Kucaklamış, taşımış bir çevrenindi;

O mel’ânet gecesinden uzaktayız şimdi.                          O kötülük gecesinden uzaktayız şimdi.

Karıştı leyl-i musîbet leyâl-i nisyâna,                             Karıştı sıkıntı gecesi unutulmuş gecelere,

Açıldı gözlerimiz bir sabâh-ı rahşâna.                            Açıldı gözlerimiz parlak bir sabaha.

Sen, ey muhit-i teceddüd, o leyl-i menhûsun                  Sen, ey yenilik çevresi, o uğursuz gecenin

Seninle nisbeti yok; sen şereflisin, ulusun.                     Seninle ilgisi yok; sen onurlusun, ulusun.

Ne sis yüzünde, ne zül; bil’akis, safâ vü vekâr;                Ne sis yüzünde, ne alçaklık; tersine, arılık ve ağırbaşlılık;

Doğan güneş gibi sâfî bir infilâkın var.                           Doğan güneş gibi temiz bir patlayıp açılışın var.

Ufukların bütün enzârı sende, pür-hayret;                     Ufukların bütün bakışları sende, şaşkınlık dolu;

Bugün senin medeniyyet, müsâlemet, safvet,                  Bugün senin uygarlık, barış, dürüstlük,

Adâlet isteyen âvâz-ı hak-nümûnunla,                            Adalet isteyen doğruluğa çağıran sesinle,

Bugün senin harekâtın veya sükûnunla,                           Bugün senin davranışların veya durgunluğunla

Takarrür eyleyecektir huzur-ı istikbâl;                          Belirlenecektir geleceğin rahatlığı;

Senin selâmet-i fikrin demek selâmet-i hâl!                    Senin düşünce sağlığın demek günün sağlığı!

Güzel düşün, iyi hisset, yanılma, aldanma;                      Güzel düşün, iyi hisset, yanılma, aldanma;

Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.                   Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.

Koş ittihâda, teâliye, sa’ye, ikbâle;                                Koş birliğe, yükselmeye, çalışmaya, baht açıklığına;

Fakat unutma ki yol intizâm-ı meşyetle                          Ama unutma ki yol yürüyüşün düzenliliğiyle

Yakınlaşır, kısalır… Doğru at adımlarını;                         Yakınlaşır, kısalır… Doğru at adımlarını;

Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!                       Düşün: bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!

Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı efrâdı.                           Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı erleri.

Siz ey güzel vatanın ber-güzîde evlâdı.                          Siz ey güzel vatanın seçilmiş çocukları.

Siz ey küşâde alınlar, güzide vicdanlar.                          Siz ey açık alınlar, seçkin vicdanlar.

Siz ey yürekli ve arslan yürekli insanlar!                        Siz ey yürekli ve arslan yürekli insanlar!

İçimde şimdi ne hisler, nasıl temenniler,                        İçimde şimdi ne duygular, nasıl dilekler,

Ne neş’eler coşuyor, bilseniz; ne vecd-âver                     Ne neşeler coşuyor, bilseniz; ne heyecan verici

Terâneler coşuyor… Bunların hâkir ü güzîn                     Ezgiler coşuyor… Bunların değersizi ve seçkini

Meâli, şi’ri sünûhâtı, ruhu, lâfzı sizin;                            Anlamı, şiiri, esinleri, ruhu, sözü sizin

Sizin ne varsa sizin, hepsi hepsi hepsi sizin!                   Sizin ne varsa sizin, hepsi hepsi hepsi sizin!

Rücu’ şiirinin Sis şiiriyle bazı yönlerden mukayesesi

  • Fikret’in bu şiirindeki sevincin boyutu, Sis şiirindeki nefretin, lanetin, boyutuna ulaşmaz.
  • Sis şiiri refleksif bir şiir olarak değerlendirilebilir. Rücu’ (Geri Alma/Geriye Dönüş) şiiriyse akla daha uygun, mantıklı düşüncelerle kaleme alınmıştır.
  • Şiirde anlam bazen başka dizelere de kaymaktadır. İşte bu bütünlüğün sağlanması nesir çalışmasıyla mümkün olacaktır. Rücu’ şiiri sözcük yapısı olarak da Sis’teki söyleyişe göre daha sadedir denebilir.
  • Milletin hayatına büyük üzüntü veren, hakaret eden, onları lekeleyen ne kadar çamur varsa hepsi birden kucaklanmış ve başka bir muhite taşınmıştır.
  • Fikret, Sis’teki söylenişinde milleti zedeleyen unsurları sert sözlerle kaleme alırken, burada bir pişmanlıkla bu yaklaşımından vazgeçmiştir.

YAĞMUR

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler                               Küçük, tek düze, çekingen vuruşlar

Kafeslerde, camlarda pür-ihtizâz;                                 Kafeslerde, camlarda titreşerek;

Olur dem-be-dem nevha-ger, nağme-sâz                         Olur durmaksızın ağıtçı, ezgici

Kafeslerde, camlarda pür-ihtizâz;                                 Kafeslerde, camlarda titreşerek;

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler…                            Küçük, tek düze, çekingen vuruşlar…

Sokaklarda seyl-âbeler ağlaşır,                                      Sokaklarda seller ağlaşır,

Ufuk yaklaşır… yaklaşır… yaklaşır;                                 Ufuk yaklaşır… yaklaşır… yaklaşır;

Bulutlar karardıkça zerrelere bir                                   Bulutlar karardıkça zerrelere bir

Ağır, muhtazır, dalgalanmak gelir;                                 Ağır, ölgün, dalgalanmak gelir;

Bürür bir soğuk gölge etrafı hep,                                   Bürür bir soğuk gölge etrafı hep,

Nümâyân olur gündüzün nısf-ı şeb.                                 Görünür gündüzün gece yarısı.

Söner şimdi, manzûr olurken demin                                Söner şimdi, görünürken az önce

Heyulası karşımda bir âlemin.                                        Maddesi karşımda bir dünyanın.

Açılmaz ne bir yüz ne bir pencere;                                 Açılmaz ne bir yüz ne bir pencere;

Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.                                    Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,                                  Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,

Şitâbân ü pûşîde-ser bir sabî.                                        Seğirten ve başı örtülü bir çocuk.

O dem leyl-i yâdımda, solgun, tebâh                              O an anılarımın gecesinde, solgun, bitkin

Sürür bir kadın bir ridâ-yı siyah.                                   Sürür bir kadın bir kara çarşafı.

Saçaklarda kuşlar-hazindir bu pek!                                Saçaklarda kuşlar-hazindir bu pek!

-Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.                                  -Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

Öter gûş-i ruhumda boş bir enîn,                                   Öter ruhumun kulağında boş bir inilti,

Boğuk bir tezâd-ı sükûn ü tanîn:                                     Boğuk bir sessizlikle tınlama zıtlığı:

Küçük, pür-heves, gevherin katreler                               Küçük heves dolu, cevher gibi damlalar

Sokaklarda, damlarda pür-ihtizâz;                                 Sokaklarda, damlarda titreşerek

Olur muttasıl nevha-ger, nağme-sâz                               Olur sürekli ağıtçı, ezgici

Sokaklarda, damlarda pür-ihtizâz;                                 Sokaklarda, damlarda titreşerek

Küçük, pür-heves, gevherin katreler…                             Küçük heves dolu, cevher gibi damlalar…

Şiirin Tahlili

  • Yağmur şiiri Fikret’in parnasizmin etkisinde kaleme aldığı şiirlerden biridir. Şiirde bir yağmur manzarası resmedilmiştir. Şiirin en belirgin özelliği yağmurun doğadaki tasvirinin anlatılış şeklidir.
  • Bentten sonra gelen beyitlerde yağmurun doğadaki tasviri yapılmaktadır.
  • Bu şiir, nesir ve müzikal özellikler göstermesi bakımından önemlidir. Yağmurlu havanın insan ruhu üzerindeki etkileri göz önüne getirilmiştir.
  • Servet-i Fünûn şairlerinde parnasizm izleri görülür. Fikret ve diğerleri parnasyen tarzı benimsemişlerdir. Duygu, şekil ve söyleyiş güzelliği bu şiirde ön plandadır.
  • Seyl-âbeler sözcüğü tamamen bir müzikal endişenin sonucunda kaleme alınmıştır. Suyun hareketini anlatmak için bu kelime beyit içinde diğer kelimelerle anlamca ilgi kurmuştur.
  • Ağır ağır yağan yağmur gittikçe çoğalmış ve sel haline gelmiştir. Şair bu birikmeyi dizelerinde ağlaşır, yaklaşır… yaklaşır… yaklaşır… kelimeleriyle aliterasyon yaparak vermek istemiştir.

Sokaklarda seyl-âbeler ağlaşır

Ufuk yaklaşır… yaklaşır… yaklaşır

  • Şair daha sonra bakışını daha uzak noktalara çevirmiştir. Bulutlar birdenbire kararmış ve kötümser bir hava hâkim olmuştur.

Bulutlar karardıkça zerrelere bir

Ağır, muhtazır, dalgalanmak gelir

  • Gündüz, birdenbire gece yarısına benzemiş; daha önce çıplak gözlerle gördüğü manzara birdenbire kaybolmuştur.

Bürür bir soğuk gölge etrafı hep

Nümâyân olur gündüzün nısf-ı şeb

  • Bu atmosferin içinde ne bir yüz ne bir pencere görünmektedir. Yalnız sokaktan, hayalet gibi başı kapalı acele ile bir çocuk geçer.

Geçer boş sokaktan, hayalet gibi

Şitâbân ü pûşîde-ser bir sabî

  • İşte bu noktada şair insanı şiire sokmaktadır ve şiirin sadece tasvirden ibaret olmadığını bize göstermektedir.

O dem leyl-i yâdımda, solgun, tebâh

Sürür bir kadın bir ridâ-yı siyah

  • Leyl-i yâd, hatıraların gecesi demektir. Şair, çocuğu görerek geçmişini düşünüp ve böyle bir manzara da gördüğü siyah çarşaflı kadını hatırlar. Şiirin derin yapısını kavrayabilmemiz için bize lazım olan iki unsuru vermektedir. Gece ve kadın.
  • Uzaktan  ulur bir köpek  derken ise ölüm unsurunu vermektedir. Bu noktadan sonra şair o leyl-i yâdında yani hatıralarının gecesinde duyduğu bir çığlığı ifade eder;

Öter gûş-i ruhumda boş bir enîn

Boğuk bir tezâd-ı sükûn ü tanîn

  • Enîn çığlık demektir. Burada sessizlik ve çığlık tezadı yapılmıştır. Son bölümde ise şair yeniden tasvire dönmüştür.
  • Servet-i Fünûn edebiyatı bir karamsarlık ve hakikatten kaçış teması üzerine kurulmuştur. Hakikat; kötü, çirkin ve boğucudur. Şairler daima bu hakikatten kaçma çabası içindedirler. Hakikatten kaçan insan ise içi özler.
  • Şiirde parnasizmin izleri açıkça görülmektedir. Parnasizm’de “seslerle müzik yaratmak” ve “toplum sorunlarıyla ilgilenmek” iki temel niteliktir. Tevfik Fikret de bu şiiri parnasizmin etkisinde kaldığı yıl­larda yazmıştır. Bu şiir, özellikle “seslerle müzik ya­ratmak” yönüyle parnasizmin etkisini taşımaktadır.

Bir Lahza-i Teahhür

Bir darbe… Bir duman… ve bütün bir gürûh-ı sûr,            Bir patlama… Bir duman… ve bütün bir şenlik alayı,

Bir ma’şer-i vazî-i temâşâ, haşin, akur                           Sahnelediği oyunu seyreden kalabalık; haşin, azgın

Tırnaklarıyla bir yed-i kahrın, didik didik,                     Tırnaklarıyla bir kahredici elin, didik didik,

Yükseldi gavr-ı cevve bacak, kelle, kan, kemik…              Yükseldi havaya bacak, kelle, kan, kemik…

Ey darbe-i mübeccele, ey dûd-i müntakim,                     Ey yüce patlama, ey öç alıcı duman,

Kimsin? Nesin? Nu savlete saik, sebep ne? Kim?             Kimsin? Nesin? Bu saldırıya iten ne, sebep ne? Kim?

Arkanda bin nigâh-ı tecessüs ve sen nihân.                     Arkanda bin meraklı bakış ve sen yoksun,

Bir dest-i gaybı andırıyorsun, rehâ-feşân.                      Görünmeyen bir eli andırıyorsun, kurtarıcı.

Mâlik sensin o servet-i ra’dîn-i gayza ki                         Sesinde o öfkenin o korkunç yıldırımı var ki

Her yerde hiss-i hakk u halâsın muharriki.                     Her yerde hak ve kurtuluş duygusunu tetikler.

Sadmenle pâ-yı kahiri titrer tagallübün,                        Vuruşunla kahredici ayağı titrer zorbalığın,

En gırre tâc-ı haşmeti sarsar takarrübün.                      En gururlu, görkemli tacı sarsar yaklaşışın.

Silkib ukud-ı rikba-yı a’sârı, en çetin                             Silkip yüzyılların boyunlarındaki ilmiklerini, en çetin

Bir uykudan uyandırır akvamı dehşetin.                          Bir uykudan uyandırır milleti dehşetin.

Ey şanlı avcı, damını beyhude kurmadın!                         Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!

Atdın… fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın!                 Attın… ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

Dursaydı bir dakîkacağız devr-i bî-sükûn,                      Dursaydı bir dakikacık (bu hep) geçen zaman,

Yâhud o durmasaydı, o iklîl-i ser-nigûn,                          Ya da o durmasaydı o talihsiz taç,

Kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş                       Kanlarla bir cinayete pek benzeyen bu iş

Bir hayr olurdu, misli asırlarca geçmemiş.                      Bir iyilik olurdu, benzeri yüzyıllarca geçmemiş.

Lâkin tesâdüf… Âh o kavîler münâdimi,                          Ancak, rastlantı… Âh o güçlülerin dostu,

Âcizlerin, zavallıların hasm-ı dâimi,                               Güçsüzlerin, zavallıların değişmez düşmanı,

Birden yetişti mahve bu tedbîr-i hârikı,                         Birden yetişti etkisiz kılmaya, bu yakıcı planı,

Söndürdü bir nefesde bu ümmîd-i bâriki;                       Söndürdü bir nefeste bu parlak umudu;

Nakş etti bir tehekküm için baht-ı bî-şuûr,                    Yazdı, alay etmek için bilinçsiz yazgı,

Târîh-i zulme bir yeni dîbâce-i gurûr.                            Zulüm tarihine bir övünme önsözünü.

Kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi intikâm;                       Kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi öcünü;

Lâkin unutmasın şunu tarih-i sifle-kâm:                          Ancak; unutmasın şunu (ki) alçaklığın tarihi:

Bir kavmi çiğnemekle bu gün eğlenen denî                      Bir milleti çiğnemekle bu gün eğlenen alçak

Bir lâhza-i teahhure medyun bu keyfini!                        Bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini

Tevfik Fikret’in İkinci Meşrutiyetten önce yazıp yayımlayamadığı ama elden ele dolaşan şiirlerinden biri de Sultan II. Abdülhamid’e yapılan bir suikast üzerinedir.

Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahlarından biri olan II. Abdülhamid’in devleti ayakta tutabilme adına yürüttüğü siyaset ve bunun neticeleri hemen neredeyse dönemin bütün sanatçıları tarafından eleştirilmiş hatta kin ve öfke duygularını üzerine çekmiştir. Mehmet Âkif’e ‘’İstibdat’’ şiirini yazdıran nefret ve kin hali, aynıyla Fikret’te de mevcuttur.

İşte Fikret de tıpkı Âkif gibi Sultan’a ve onun idare biçimine karşı duyulan öfke ve nefretin sonucu olarak önüne çıkan fırsatları değerlendirerek duygularını dizelere dökmüştür.

Bir Lahza-i Teahhür (Bir Gecikme Anı) böyle bir ruh hali içinde yazıldı. 21 Temmuz 1905’te Ermeniler II. Abdülhamid’e bir suikast gerçekleştirdiler. Fakat bu suikastta Sultan II. Abdülhamid yara almadan kurtulmuştur.

Padişaha karşı yapılan bu suikastı ondan kurtulmanın fırsatı olarak gören ve onun ölmemesini de bir talihsizlik olarak kabul eden Fikret, öfke ve nefret duygularını anlatan bu şiirini yazar.

Doksan Beşe Doğru

  • Fikret halka özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik getirmek için eyleme geçen Meşrutiyet devrimcilerinin, direnmeleri kırma yolunda düştükleri yanılgıları, ya da kişisel çıkarları için yaptıkları kötü işleri hiçbir zaman bağışlamadı.
  • İttihat ve Terakki’yi belli çevrelerin değil de, gerçekten halkın temsilcisi olarak görmek istedi. Olaylar o yönde gelişmeyince büyük bir öfkeye kapıldı. Bu ‘’Kötülük Çetesi’’ nin üç yıl içinde Abdülhamid’in otuz yılda yapamadığı ‘’maddi ve manevi’’ yıkımın on katını yaptığını söylüyordu.
  • ‘’Meğer 24 Temmuz 1908’de biz bir baskına uğramışız da farkına varmamışız. Farkına varmak şöyle dursun, o günü alkışlamışız. Ben Rücu’ u yazmışım; siz, elde bayrak, halkın önüne düşüp heyecanlı nutuklar söyleyerek sokak sokak dolaşmışsınız. Meğer, meğer…’’
  • İttihat ve Terakki, 18 Ocak 1912’de Hakkı Paşa kabinesini Dîvân-ı Âli’ye verilmekten kurtarmak, ayrıca Hürriyet ve İtilaf Fırkasını yurt çapında örgütlenmesini tamamlayamadan seçimlere girmek durumunda bırakmak amacıyla, siyasal bir dolap çevirerek Meclis’i Padişaha dağıttırınca, Meşrutiyet’e inanan, yasalara saygılı olunmasını isteyen aydınlar büyük bir tepki gösterdiler.
  • Fikret hemen ertesi gün, ünlü Doksan Beşe Doğru şiirini yazdı. Yenir yutulur olmayan bu ağır yergi, üç gün sonra, 22 Ocak 1912’de dönemin sosyalistlerinden Nüzhet Sabit’in çıkardığı haftalık ‘’Vazife’’ dergisinin birinci sayfasında, çerçeve içine alınarak yayınlanınca, İttihat ve Terakki yanlısı gazetelerde kızılca kıyamet koptu. Kara çalmalar, aşağılamalar birbirini izledi. Şiirin güzelliği, gücü, etkililiği, aydın çevrelerde coşkuyla karşılanması, İttihatçıları büsbütün köpürtmüştü.
  • Edebiyat-ı Cedide döneminde Fikret’in koruyuculuğu altında şiir yayımlamaya başlamış olan Faik Âli’nin, usta saygısını bir yana bırakıp, ‘’Kopsun seni – bir hak diye – alkışlayan eller’’ dizesini ‘’Kopsun seni – Fikret diye – alkışlayan eller’’ biçimine sokması ise, şairi sevenlerin çok ağırına gitti.
  • Servet-i Fünûn dergisi, 1 Şubat 1912 tarihli sayısında, arkası kesilmeyen saldırılara karşı bir protesto yayınladı. ‘’Büyük şairimiz Tevfik Fikret Bey’in şahsiyyet-i edebiyyesine (edebî kişiliğine), son intişar eden (yayınlanan) Doksan Beşe Doğru unvanlı (başlıklı) şiirinden dolayı, vâki neşriyyat-ı had-nâşinâsâneyi (yapılan aşırı anlayışsızlıkla dolu yayınları), Servet-i Fünûn, bu memleketin müesses (yerleşmiş) bir mecmua-i edebiyyesi (edebiyat dergisi) sıfatiyle protesto eder.’’
  • Fikret ertesi gün Servet-i Fünûn yazı ailesine bir telgraf çekerek teşekkür etti. Keşke konu ben olsaydım, doğrunun savunulması için sizinle duygu birliği içinde, heyecanla haykırabilseydim diyordu.
  • Servet-i Fünûn’un 8 Şubat 1912’de çıkan ertesi sayısında Fikret’in telgrafıyla birlikte Doksan Beşe Doğru’ nun da yayınlandığı görüldü.
  • Şiir, 13 Şubat 1878’de, eski tarihle, Hicri 1295’te, Abdülhamid’in Meclis’i kapatışı ile İttihat ve Terakki’nin Padişaha Meclis’i dağıttırması arasında bir benzerlik kurarak, otuz üç yıl geri düşüldüğünü, tarihten ders alınmadığını vurguluyor. Milletin umutlarının boşa çıktığını, hiçbir şeyin değişmediğini, gene o kuruntular, hileler, bozgunculuklar içinde sürüklendiğini, yasaların ayaklar altına alındığını haykırıyordu. Adam kayırmalar, soy-sopçuluk, ele geçirileni bölüşmek, sonuna ‘’Yaşasın sevgili millet!’’ ezgisi eklenmiş bir sürü eski şarkı… Şiir İttihat ve Terakki’ye yönelik bir kargımayla son buluyordu. Zorbalığına yakınlık duyup sana eğilen başlar düşsün, seni doğruluk diye alkışlayan eller kopsun!
Yorum Yapılmamış

Beğenebileceğiniz benzer makaleler

İlk İnsan Kimdir?

İlk İnsan Kimdir?

Ekim 09, 2019
Rezan Has Müzesi Nerede?

Rezan Has Müzesi Nerede?

Ağustos 09, 2019
Ali Kuşçu Kimdir?

Ali Kuşçu Kimdir?

Ağustos 05, 2019

REKLAMLAR




Kategoriler

×